LİSELİ KIZ

Yavaş yavaş tırmanıyordu merdivenleri.Birazdan sağa dönüp sınıfa girecekti.Anlamsız bir güne daha başlıyordu.Kapıdan seyredildi bir sürü liseli.Sınıf aynı sınıf,sıralar aynı sıralar.Değişecek bir şey vardı,o da LİSELİ KIZ’ın ümitleri!!!Bir kaç gün öncesi saklandı gözlerine.Her zaman ki igbi camdan bakıyordu,okulun kapısının çiftlerini ezberlemişti,ne olmuştuda gelmemişti SEVDİĞİ.Oysa her zaman ki gibi söz vermişti.Çıkış zili çaldığında son kez baktı kapıya ama boşunaydı gelmemişti .Her zaman ki gibi neşesinden uzaktı.Ağır ağır inmişti merdivenleri belki işi çıkmıştı,belki geç kalmıştı tesellilerle kendini avuturken mahalleye gelmişti…Fakat o da ne!!!Neydi bu sevdiğinin kapısının önünde ki kalabalık…!!!Neden ağlıyordu herkes bi anlam veremiyordu LİSELİ KIZ…Dayanamadı yolda ağlayan bir çocuğa sordu…Birden elinde ki kitapları yere düştü…Gözleri kararıyordu,bir ağaç fidanı gibi yere yığıldı kaldıkaldı LİSELİ KIZ…Konuşmak istiyordu,birden hıçkırıklarla ağlamaya başladı…Kimse anlam veremiyordu neden ağladığına…SEVDİĞİNE AĞLIYORDU LİSELİ KIZ…Genç yaşta toprak olan sevdiğine ağlıyordu.Sonra okula geldi,sınıf aynı sınıf,sıralar aynı sıralar…Geçti oturdu camın kenarındaki yerine…!!!!O DA NE!!!!SEVDİĞİ KAPIDAYDI VE EL SALLIYORDU…HIZLA KALKTI KIRILAN CAMIN SESİNİ DUYMADI BİLE ,HIZLA BIRAKTI KENDİNİ BOŞLUĞA…Sınıf arkadaşlarıtoplanmıştı başına ağlıyordu.!!!!O İSE CAM KIRIKLARIYLA KANLAR ARASINDA GÜLÜMSÜYORDU!!!!KIRMIZI GELİNLİĞİ GİYMİŞ OKUL KAPISINDA SEVDİĞİYLE”ELELE DURUYORDU LİSELİ KIZZ”!!!!!!Gencecik yaşalrında toprak olan iki sevgilinin gerçek olmuş yaşanmış hikayesidir……..

Düğün gecesi

Ahmet, elinde valizi şosede otobüsten inmişti,

bundan sonra köyüne yayan gidecekti…Gökte

yıldızlar, sanki gülüyordu delikanlıya, ne çok yıldız

vardı, “askerlik bitti Dudu, çok şükür az sonra

sana kavuşacağım !”diye geçirdi içinden. Yürüyordu

yolu… Ekim ayının serin bir gecesiydi, bozkır ucu

bucağı belli olmayan boz kır,önünde uzayıp gidi-

yordu. Çocukluğu aklına geldi birden, yaz geceleri

anası ile babası odalarında yatarken, o kız

kardeşleri ile damda yatardı. Yer yataklarında

gece yarılarına kadar kikir kikir gülerek, kendi ara-

larında şakalaşırlardı…En ilginci de gökteki, yıldızı

aralarında paylaşırlardı…Ahmet, sabaha karşı

görünen en parlak yıldız olan demir kazık

“çoban yıldızını severdi” …

Yolun kenarında, biçilen ekin tarlaları görünü

yordu…Harman sonu, düğün gününü kararlaştırmış-

lardı, Dudu’nun babası ile kendi babası.

Babası, “Sağılacakla teskereni al gel, düğününü

yapalım oğlum!”diye mektup yazmıştı. Trene biner-

ken, kuracağı yuvanın düşünü kuruyordu..Konpart

manda, yaşlı bir adamla, genç bir kadın vardı..

“Oğul, pek dalgınsın, dikkat ettim, yüzün hiç

gülmüyor, bir sıkıntın mı var ?”diye sormuştu yaşlı

adam. Gülümsemişti, ” teskeremi aldım, vatan bor-

cunu yapıp köyüme sevdiklerime dönüyorum

amca !” diye cevap vermişti..Adam, “nerelisin ?”

diye sormuştu. Köyünün adını söylemişti…

Tren birkaç istasyonda durmuş, inenler, binenler

olmuştu…Yol yorgunluğunun üstüne uyku da

bastırmıştı. Trenin sarsıntılı sesi, arada bir çalan

düdüğü, askere giderken, kendisi gibi son tertip

olan asker adaylarının, kiminin neşeli kiminin yakın

larının gelmemesi nedeniyle buruk olmasını anım-

sadı, gülümsedi, “Ahmet efendi ! askerlik bitti

köyündesin işte..!”diye söylendi kendi kendine…

Annesi ile babası, bacıları kim bilir nasıl şaşıracak-

lardı…Tezkere gününü , yazmamıştı babasına

Süpriz yapacaktı ! Dudu, yeşil gözlü, yay kaşlı

yavuklusu karşısında görünce kimbilir nasıl sevi-

necekti…Yanıklar köyünde, şimdiye kadar böyle

düğün ne gördük ne de yaşadık !Aşkolsun

Ahmet’lere diyeceklerdi…

Köyün mezarlığına gelmişti. Taşlarla çevrili

mezarlığın yanından geçerken içi ürpermişti

nedense…Oysa, askerlikte, nöbet tutarken, karşıda

mezarlık vardı, her gün, bu mezarlığa cenaze

arabasıyla, erkek ,kadın, çocuk, yaşllı her dinden

her mezhepten cenaze geliyordu. Müslüman mezarı

hemen belli oluyordu.. Mezar taşının üstünde ay

ve yıldız, ölenin adı soyadı, cinsiyeti , doğum

ve ölüm tarihi, baba adı, memleketi yazılıydı…

Mezarlığı geçmişti ki, arkadan sinsice yaklaşan

bir tilki bacağını ıssırdı. ” Vay namussuz hayvan !”

diye tilkiye yerden bir taş alıp attı, tilki çoktan

karşıya geçip mezarlığa girmişti…

Köye, girdiğinde, gecenin bi yarısı olmuştu.

Köy derin uykudaydı…Işıklar sönmüş, gök yüzünde

testekerlek bir ay vardı, hava açıktı. Ayak sesine

köyden birkaç köpek havladı…

* * * *

Avlu kapısından girdi, dut ağacına zincirle

bağlı, kara kıllı, kulakları kesik bir köpek, sahibini

tanımadığından , zinciri koparmak için yırtınırken

Osman efendi, ayak yoluna çıkmak için, taş merdi

venden iniyordı ki karşısında valizli, uzun boylu

sırtında goçuk, Ahmet’i birden karşısında görünce

tanıyamadı, “hayırdır inşallah ! Bu eli valizli kim

bu gece vakti gelen !” diye söylendi…Ahmet,

gülümseyerek, ay ışığında, balmumu gibi sarı yüzlü

babasına baktı.” Baba!beni tanımadın mı ?”dedi.

” Ben Ahmet !” Adam, ” Amet, oğlum !” diye sesi

titredi..”Hayır mı oğlum ? Gece vakti insan gelir mi?

Gündüz gelir insan, haydi yukarı çık, ben de

su döküyüm geliyom ”

Ahmet , babasının açık bıraktığı kapıdan girdi..

Osman efendi, etrafı taşla çevrili yüz numaraya

oturarak büyük aptestini yaptı, sonra, naylon

ıbrıktan su dökerek k…. yıkadı, sonra yerden

sabunluktan el sabununu alarak, ellerini yıkadı

şalvarını yukarı çekerek, merdivenden eve çıktı.

Ahmet, elindeki valizi, kapı girişine koydu.

Sonra babasının eline geldi, yaşı adam, oğlunun

yüzünü öptü. Delikanlı, “Anamla,bacılarımı uyandır

ma baba !”dedi..”Sabah olsun, görüşürüm…”

Yaşlı adam, “yol yorgunusun oğul, yatağını

yapsınlar da yat !” dedi..

“Baba sen rahatına bak ! Ben şu sedire

uzanırım…!” dedi..

Osman Efendi, bir battaniye getirdi.

“Uyuyanın üstüne kar yağarmış, şunu üstüne ört

Ahmet, yastığa başını koyar koymaz uyudu

* * * *

O sabah, erkenden uyanan Ahmet, ocakta

süt kaynatan annesinin elini öptü..Yaşlı kadın,

sevinçten gözleri doldu geldi..Sarıldı oğluna.

“Ana…Anacığım nasılsın ? Hastalığın nasıl oldu ?”

dedi . Yaşlı kadın, “yaşlandık gayri oğul…! Baban

şeere götürdü, doktura gösterdi, şu kırmızı hapları

verdi, kullanalı dizimin ağrısı azaldı !”dedi..

Sabah namazını kılan Osman efendi, karısına

” süt piştiyse, Amet’e koy da içisin !” dedi..

Delikanlı, “Eee…siz de ne var ne yok ?”dedi..

Yaşlı adam, ” Biz iyiyiz oğul, maşallah eskerlik

sana yaramış…! Ne o ? Çorabı niye çıkardın ?”

“Evde kolanya var mı ? Namussuz tiki ıssırdı..”

dedi..Yaşlı adam, “durup dururken tilki ıssırmaz

oğul…Doktora gitsen iyi olur…!”

Ahmet, güldü, “tilkinin ısırığından ne olacak

baba! Alt tarafı bir sıyrık …”

Keziban, ağabeyisine sarıldı, öptü. Ahmet

gülerek, “kız büyümüşsün , hem de güzelleşmişsin

dedi..Kızın yüzü kızarmıştı. Sonra, “Dudunun haberi

yok ! Git geldiğimi haber ver, ben de yarın

giderim !”dedi..

* * * *

Dudu, Ahmet’in askerden teskeresini alıp gel-

mesine çok sevinmişti. Çeyizini düzmüş, kaynanası

kayınbabası ve Ahmet!le şehire giderek, gelinliğini

almışlar, sonra , kız eviyle anlaşarak, gelin için

gerekli ev eşyalarını almışlar, düğün gününü karar

laştırmışlardı. Ekimin, ikinci haftası, Cumartesi günü

başlayacak düğün, Pazar günü gelinin baba evinden

alınıp oğlan evine götürülmesi ile son bulacaktı.

Osman Efendi, düğün sofrasını üst kata

kurdurmuştu…Kadınlar da alt kattaydı..Üst

kat yetmediği için, bahçenin içine de masalar

atılmıştı. Evin çatısına bir bayrak, bayrak direğine

de elma takılmıştı. Komşu Köylerden, şehirden

gelen misafirler üst kata alınıyordu. Davul ile

zurna, oğlan evinin kapısında, okuntuya gelenleri

selamlarken, okuntucular davulcu ile zurnacıya

gönlünden ne koparsa veriyordu. Osman Efendi,

silah atılmasını istemediği halde, delikanlılar, erkek

ler halay çekerken, tabancanın namlusuna kurşun

sürüp tetiğe basıyorlardı…

Ahmet rakının verdiği mahmurlukla başı

dönüyordu…Ama, hareketleri, bir garipti, onu

tanıyan delikanlılar, “Ahmet’i rakı çarptı galiba

diye gülüyorlardı..

Dudu, eline kına yakılırken, kızın biri “Yüksek

Yüksek tepelere ev kurmasınlar , aşırı aşırı memle

kete kız vermesinler !” diye türkü söylüyor, adet

olduğu üzere, gelin ağlatılıordu…Dudu ağla sa da

“hem ağlarım hem giderim misali içi heyecandan

titriyordu…

* * *

Ahmet, Duduyu kuaföre götürerek saçlarını

yaptırmış, kendisi, lacivert bir elbise, ve beyaz bir

gömlek, ayaklarına da siyah bir makosen ayakkabı

almıştı.

* * *
Gerdek odasına girdiklerinde ikisi de heyacanlıy-

dı…Ahmet’ın bakışları bir garipti, kızı öperken ca-

nını acıtıyordu…Ama Dudu, heyecandan sanarak

katlanıyordu buna…Giderek, delikanlının hareket-

leri daha da dengesizleşmişti…Kızın neresi gelirse

ısırıyor, göz bebekleri büyüyor, ağzından beyaz

köpükler geliyordu. “İmdaaaat!” diye bağıdı.

Çığlığı, kapının dışında, kanlı çarşaf bekleyen

yengelerden biri duydu. Kızın çığlığına, utanmayı

neyi bir tarafa bırakarak, odaya girdi..Manzara

korkunçtu, kızın her tarafı diş izi ve kandı..

” Aman Allah ‘ım ! Ahmet kudurmuş !” diye

avazı çıktığı kadar bağırdı. Sesi duyan sağdıç

Hüseyin, içeri daldı, belinden tabancasını çıkarıp

kızın üstüne abanan, Ahmet’in tam kafasına nişan

alıp tatiğe bastı, odanın içini önce şiddetli bir

patlama aldı, sonra Ahmet arka üstü devrildi…

Osman efendinin nutku tutulmuştu sanki. Ahmet’in

annesi,kalb krizi geçirirken, iki kız kardeşi ,yerde

cansız yatan, ağzının kenarında köpükler olan

ve damat elbisesi ve beyaz gömleği kan içindeki

talihsiz ağabeylerine ve murada eremeyen geline

ağlayarak bakıyorlardı…

Zavallı Dudu, eli yüzü kan ve diş izleri içinde

korkudan tütriyordu. Yaşadığı korkunç olayın

etkisinden hala kurtulamadığından şoka girmişti

Sağdıç Hüseyin, karakolda alınan ifadesinden

sonra serbest bırakılmıştı

*******

Dudu, nun ailesi, o olaydan sonra köyden

göç etmişti…Dudu, kurtuldu mu yoksa kudurup

feci şekilde öldü mü ? Aile nereye gitti, başlarına

ne geldi bilen yok…

Ama, her ekim ayında, Dudu kızın düğününün

olduğu gün uğursuzluk sayıldığından, evlenen

gençler, gerdek gecesini o güne denk getirmezler.

Ve gelinlik kızlar, her ekim ayında, oturup ağlar

Ahmet, in mezarı, köyün girişindeki, mezar

lıkta, etrafı taş duvarla çevrili mezarlarlığın içinde

en yeni mezar, Ahmet’in mezarı, mezarının başına

konan mermerde, Ahmet’in adı soyadı, baba adı

doğum tarihi ,doğum yeri, ve ölüm tarihi yazılı

altın kesesi

Vakti zamanında Hac vazifesini yapmak üzere Mekke’de bulunan bir kimse, oradaki bir adamın sürekli “Allah’ım, sen doğruların yardımcısı ol, onlara yardım et.” Diye dua ettiğine şahit olur. Öyle ki bu adam bu duadan başka dua etmez.
Bu duruma şahit olan kimse meraklanır ve adama sorar; “Sen neden hep aynı duayı ediyorsun?”

Adam başlar hikayesini anlatmaya;

Yıllar önce hac vazifemi yapmak üzere Mekke’ye gelmiştim. Burada Kabe’nin etrafında tavaf ederken ayağıma bir şey takıldı. Eğilip onu aldım. Büyükçe bir keseydi ve içi altın doluydu. Önce o kesenin sahibini bulmayı düşündüm. O kalabalıkta bulamam dedim. Altınları alıp gideyim dedim. Hem epeyce altın vardı…

Uzunca bir süre nefsimle mücadele ettim. O esnada bir takım kişiler “bir adamın içinde bin tane altın olan bir keseyi kaybettiğini ve bulup getirene 30 altın hediye edeceğini” bağırıyorlardı. Bu duyuru ile nefsimi yenebildim. Helal olan 30 altın haram olan bin altından daha iyiydi.

Keseyi sahibine ulaştırdım ve onun hediyesi olan 30 altını aldım. Hac vazifemi tamamlayıp kendi memleketime giderken o altınlar ile bir köle satın aldım. Kölem çok efendi bir gençti ve iyi çalışırdı. Ben de ona bir köle gibi muamele etmezdim. Birlikte çalışır, aynı sofrada yemeklerimizi yerdik.

Bir müddet bu böylece devam etti. Bir gün kölemin tanımadığım birkaç adamla gizlice konuştuğunu gördüm. Ona, o adamların kim olduğunu sordum. Dedi ki; “Ben falanca diyarın hükümdarının oğluyum. Babam ve ben bir savaşta esir düştük. Beni köle pazarına getirdiler ve sen beni satın aldın. Bu adamlar ise babamın askerleridir. Bana babamın esaretten kurtardığı ve beni 50 bin altın karşılığında satın almak istediği haberini getirdiler. Sen iyi bir adamsın sakın ola fiyatı düşürme, o 50 bin altın senin hakkındır.”

Kölemin babasının askerleri tekrar geldiler ve onu o adamlara 50 bin altına sattım. Bu para ile de tüccarlığa başladım.

Birçok tüccar dostum oldu. Bir gün o dostlarımdan yaşça pek ileri olanlarından birinin üzgün olduğunu gördüm. Ona sebebini sorduğum da; “bir başka tüccar dostunun vefat ettiğini ve o adamın kızının yapayalnız kaldığını, o dostu için ve dostunun kızı yalnız kaldığı için üzgün olduğunu” söyledi. Ve beni çok sevip güvendiği için o kızla evlenmemi teklif etti.

Onun teklifini kabul ettim. Evlilik için gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra adet olduğu üzere kızın çeyizini görmek için evine gittim. Çok değerli bir çeyizi vardı kızın ve çeyizinde altın kaseler içinde kese kese altınlar…

Her kasenin içinde, bin altınlık keseler vardı. O keselerden birinde ise 970 altın vardı. Bütün keselerde bin altın var iken o kesede neden 970 altın olduğunu merak etmiştim. Bunu kıza sorduğum zaman; “babasının hac vazifesini yaparken içinde bin altın olan kesesini kaybettiğini ve o keseyi bulup getiren kişiye 30 altın hediye ettiğini, daha sonra ise o keseyi hiçbir zaman tamamlamadığını” anlattı. Yıllar önce aldığım 30 altın ile o keseyi tamamladım.

İşte bu nedenle Allah’a doğru kimselere yardım etmesi için yalvarıyorum. Çünkü dürüstlükten uzaklaşmak ve yalan söylemek, yalancı bir kimse olmak çok kolay ve nefse hoş gelen bir şeydir. Ve bu öyle bir şeydir ki, bir kez yalan söyler iseniz, ondan sonra hep yalan söylemek zorunda kalırsınız. Dürüstlükten bir kez uzaklaştınız mı, bir daha doğru olamazsınız. Bu çok zordur.

Ve dürüst kalmak, doğru olmak da zordur. Büyük bir mücadele gerektirir, doğru olmak için nefsinizi yenmeniz gerekir. Ancak bunu başarır iseniz hem dünyada hem de ahirette mükafatı büyük olacaktır.

Ben hayatım boyunca dürüst kalmak için nefsimle mücadele ettim. Zor bir mücadele olsa da, dürüstlük kaderim oldu.

İşte doğruluk bu kadar zor ve mükafatı bu kadar büyük olduğu için bu duayı ediyorum.

Cinler

Hepimizin debildiği gibi satanistler var.Ben daha 12 yaşinda bir erkek çocuğum.Köyde Dilan ablam (14) ile birlikte gece köpeği tuvalete götürmiştük.Mezarliğin 100-150 metre civarinda bir ev vardi ama çok ürkütücüydü.O ev hakkinda şöyle bir rivayet vardi.
“Güya eskiden o evde bir kadin yaşarmiş.Kimse onunla evlenmek istemezmiş.Aslinda ahima şahima bir güzelliği varmiş.Ama kadin 2 kere evlenmiş 2 kocasinida peş peşe köylüler ölü bulmuşlar.Meğersem kadinin cinleri varmiş.Her gece mezarliğa gidermiş.Bir gün yine mezarliğa gitmiş.Saatde sabah falanmiş.Büyük annem de onu izliyormuş.Gün daha yeni ağarmiş zaten.Kadin gitmiş herhangi bir mezarin başina ve ağlamaya başlamiş.Kendi kendine birşey söylüyormuş.Ve birden (büyük annemin söylediğine göre) başini sert bir hareketler büyük anneme çevirmiş.Gözleri kipkirmiziymiş.Büyük annem çiğlik atmiş.Ve köydeki herkez kapiya dayanmiş.Gece olduğunda büyük annem uyuyamamiş e haliyle.Ertesi sabah büyükannem uyanmiş şöle bi cama bakinmiş.Sonra bir dua okumuş.Kahvaltiyi hazirlamak için mutfağa gitmiş.Tam bir şey hazirlarken kapi kirilacak gibi vurulmuş “tak-tak-tak“ büyükannem kapiyi açmiş.Komşumuzmuş.Ve ona demiş ki öldü öldü gözümüz aydin.Büyük annem biraz ürkmüş acaba gece gelir beni öldürür mü diye ama sonra oda sevinmiş.“ Dilan ablam köpeği bağladi ve bana dinle dedi.O evden caz müzik sesi geliyordu.Çok korktum hemen büyükanneme anlattik.Dediki geldi o zaman geri.Sabak dilan ablamin da içine kurt düşmüş.Eve gitme kakari aldik.Eve gittiğimizde hemen girişte bir çuval vardi.Bira şişeleri yolunmuş bir sürü saç.Ben ağlamaya başladim Dilan abla ne olur gidelim.Dilan ablada tamam canim bir saniye şu çuvalda ne var dedi ve çuvali açti 5-6 tane kedi hepsinin de başi kesilmiş bir damla kan yoktu.Başladim bir çiğlik atmaya üst kattan çatirtilar geldi.Dilan abla kapa çeneni die bağirdi.Yukaridalarmiş koooş diye bağirdi bayaği bir koşmuştuk.Şu anda pisikolojik tedavi görüyorum.Satanistler hala evin arkasinda kurban veriyorlar.